May 23, 2012

Marjinal Fotoğrafçı Dilan Bozyel ile theMagger için yaptığım röportaj!

May 23, 2012
Ve Karşınızda Dany Brillant

2007 senesinde Park Orman’da verdiği konserde Dany Brillant, tüm bayanları etkisi altına almış, pek tabi erkekleri de coşturmayı başarmıştı. Konser sırasında önümde oturan bir bayan, Brillant’ın davetiyle sahneye çıkmış, peşinden de ben takip etmiştim. Üçümüz sahnede dans ederken, bir anda yaklaşık 40 kadın daha bize eşlik etmeye başlamış, matine havası yaşanmıştı. O geceyi, Dany Brillant’ın enerjisini, binlerce kişinin ne kadar eğlendiğini hiç unutmadım. Seneler sonra kendisine Türkiye’yi, Arap devrimini ve çekiciliğinin sırrını sorma fırsatını buldum. 11 Haziran’da Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda vereceği konser ile ilgili tüyolar da aldım. Bu keyifli röportajı sizle paylaşmaktan gurur duyar, bir an önce Dany Brillant’ı sizlere takdim etmek isterim.

Tunus’ta doğup Fransa’da büyümüş olmanız müzik tarzınızı ne yönde etkiledi? Acaba bizlerin de geçmişinde uzun yıllardan beri bir arada yaşayan kültürler var olduğu için mi bu kadar Türk hayranınız var?

Bundan önce verdiğim her beyanatta Türk halkını çok sevdiğimi söyledim. Onların da beni sevdiğini biliyorum. Bir sanatçı olarak konulara politik ve diplomatik yanaşmam. Ne gibi bir faydası olur diye düşünürüm. Ben sizi çok sevdim, siz de beni çok sevdiğinizi her zaman konserlerime gelerek ifade ettiniz. Geçtiğimiz yıllarda çok hoş bir olayla karşılaştım. İstanbul, Avrupa’nın kültür başkenti seçilmiş ve organizasyon komitesi, beni konser vermem için davet etmişti. Ben de Avrupa’nın kültür başkenti olan İstanbul’da konser vermiştim. O zaman da Türkiye’nin Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası olduğunu söylemiştim. Ve yine bu sözümü tekrarlıyorum. Siz beni sevdiniz, ben sizi çok sevdim. Bana sorduğunuz soruda “Çok Türk hayranınız var.” cümlesi çok hoş. Bu hisler karşılıklı.

Arap dünyasında yaşanan devrimler hakkında, özellikle de memleketiniz Tunus’ta yaşanan devrim hakkında ne düşünüyorsunuz? Teknoloji artık insan hayatında, başkaldırı için de büyük bir önem taşıyor. “Nostaljik ve romantik” bir insan olarak hızla gelişen teknolojinin insanlar üzerindeki etkisi hakkındaki fikirleriniz neler?

Aslen Tunusluyum, daha aslına bakacak olursanız Osmanlıyız ama ben bir Fransız vatandaşıyım ve ailemde İtalyanlar da var.Devrimler hakkında politik bir görüş net olarak sunacak olursak halkın yönetimi ve demokrasiden yana olduğumu söyleyebilirim.Beni, nostaljik ve romantik bir insan olarak görüp gelişen teknolojinin insanlar üzerindeki etkisinin ne olduğunu düşündüğümü soruyorsunuz. Nostaljik ve romantik bir tarafım var ama tümüyle değil. Müzik için bile teknoloji çok ilerledi. Biz adeta onu yakalamak için peşinden koşuyoruz. İnsanların yaşam biçimi ve ritmi değişti.

Türkiye’ye yaptığınız ilk ziyaretten edindiğiniz izlenimler nelerdi? Sizce o zamandan bu zamana ülkede neler değişti?

10 yıldan fazla bir süre oldu;  Fransız Ticaret Odasının özel bir gecesi için konsere gelmiştim. Birinci bölümde genç güzel bir hanım şarkı söyledi; Candan Erçetin. İkinci bölümde de ben kendi şarkılarımı söyledim. Erkan Özerman bana ‘Türkiye’yi çok seveceksin, bu ilk gelişin ama son gelişlin olmayacak.’ demişti. Erkan Özerman, dünyaca ünlü Enrico Macias’la 50 yıldır çalışıyor. Macias’ı da Türkiye’ye o tanıtmıştı. Beni de Türkiye’ye tanıtan sanatsal ajansımız olan Sayın Özerman’dır. Daha sonra özel geceler dışında beni halkla karşılatırdı. 3000-4000 kişiye konser verme şansını buldum. İstanbul’u tarihi dokusunun dışında çok değişmiş buluyorum. Paris’dekiLa Defanseve New York’un dokusu gibi çok büyük binalar akımı İstanbul’a da gelmiş. Ama herhangi bir bölgede değil, her yerde böyle tek tek binalara rastlıyorum. Klasik İstanbul siluetinin dışında bir şehir gelişiyor.

Türkiye’yle ilgili en çok hoşunuza giden şey nedir? Türkiye’ye geldiğinizde nerelere gitmeyi, ne yemeyi, kimleri görmeyi seviyorsunuz? 

Napolyon’un bir sözü varmış ‘Dünya bir tek ülke olsaydı baş şehir İstanbul olurdu.’ Dünyada tabi ki Paris, Floransa, Londra, Viyana gibi güzel ve kültür açısından zengin birçok şehir var. Ancak İstanbul üç imparatorluğun tacını taşıyor. 2000 yılın üzerinde geçmişi ile dünyanın en büyük kültür ve medeniyetlerinin başında geliyor. Bu şehirde yaşamak da, şarkı söylemek de büyük bir ayrıcalık. İstanbul 24 saat yaşayan bir şehir. Oryantal mutfağı da çok güzel. Ben klasik olarak İtalyan mutfağında fazla takılıyım galiba. İstanbul’a gelince görmeyi arzuladığım arkadaşlarım var ama onları isim olarak maalesef söyleyemem.

Türkiye’deki hayranlarınızın çoğunun kadın olduğunu biliyoruz. Kadınların sizi bu denli çekici bulmasını nasıl bu kadar kolayca başarıyorsunuz? (2007’de Park Orman’da verdiğiniz konserde ben de sahneye çıkıp sizinle dans etmiştim.)

İstanbul’daki hanımlar için Paris’de verdiğim bir röportajımda şöyle söylemiştim: “Bir metrekareye en güzel kadınların düştüğü şehir İstanbul’dur. 2007’deki Park Orman konserini unutmadım. Gelin dans edin dediğim zaman sahneye çıkan birbirinden güzel hanımlarla muhteşem bir gece yaşamıştık. Sizin de onların içinde olmanız, bana bunu şu anda söylemiş olmanız çok hoşuma gitti. Demek ki gecenin muhteşem geçtiğinin şahitlerinden biri de sizsiniz. Menajerimin bana naklettiği bir şey daha var. Sahneye gelen hanımların sayısı 40’ı geçtiğinde diğerlerinin çıkmasına müsaade etmemişler. Hatırlarsanız daha sonra aşağı inip bütün salonla dans etmiştim.

Yakışıklı ve zinde görünüyorsunuz. Formda kalmak için neler yapıyorsunuz? Sizin gibi olmak isteyen erkeklere tavsiyeniz var mı? 

Beni gerçekten yakışıklı mı buluyorsunuz, teşekkür ederim. Zinde ve formda kalmak için özel bir çabam yok. Romantik olan tarafımın herhalde ağır bastığı en önemli olay âşık olmak. Doyasıya aşkı yaşamak insana huzur ve gençlik veriyor. Bu bir sır değil ama.

Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda 11 Haziran’da vereceğiniz konserde size bir Türk şarkıcının da eşlik edeceğini duyduk. Atiye, Hülya Avşar veya Hadise’den söz ediliyor… Düet eşinizi neye göre seçiyorsunuz? En sevdiğiniz Türk şarkıcılar kimler?

11 Haziran’da vereceğim konserde bir Türk şarkıcısıyla düet yapmam söylendi. Ben de organizasyonu yapanlara Fransa’da konser verdiğimde onu davet edeyim, Parislilerin tanıyacağı, seveceği bir kadın şarkıcı olsun dedim. Ben, özellikle hayranlıkla izlediğim bir Türk şarkıcısını yıllar evvel Olimpia’da görmüştüm. O da Ajda Pekkan. Onu bana tanıtan Enrico Macias’tı. Bu söyleyeceklerim için fazla alınganlık yapacaklarını zannetmiyorum ama özetle söylemek istediğim şu ki, biz onları dinleyerek büyüdük. Hep hayranlık duyduk. Ben de genç bir hanım şarkıcıyı Fransa’da tanıtmak isterim. Bu konularda karar alırken beni en fazla etkileyen ve isteklerini kabul ettiren önemli birisi var. O da Erkan Özerman. Bakalım kimleri karşıma çıkaracak, onu da zamanla anlayacağım. En çok sevdiğim Türk şarkıcılar Ankara’da sahneyi paylaştığım, Türkiye’de ve aynı zamanda Frankafonlar tarafından da çok sevilen Candan Erçetin ve pek tabi Ajda Pekkan. Bu arada Fransa’da bir şarksıyla çok üne kavuşup sonrasında yok olup giden Tarkan’ı da eklemeden geçemem. Biz onu çok beğenmiştik. Keşke kariyerine uluslararası konserlerle devam etse diye düşünüyorum. İstanbul’da o kadar az kalıyorum ki, konserlere gidip Türk şarkıcıları dinleme fırsatım olmuyor. Bu sene konserlere ilave olarak bir tiyatroda başrol oynadım. O kadar çok istek aldı ki turneye çıktım. Müzik ve tiyatro dalında çok önemli projelerde yer aldım. Kısacası kendime ayıracak çok fazla vaktim olmuyor.

Etkilendiğiniz ve esinlendiğiniz müzisyenler arasında Charles Aznavour’un olduğunu biliyorum. Başka kimlerden ve müziklerindeki hangi noktalardan esinlendiniz?

Pek tabi Charles Aznavour var. Ona hayranlık duyuyorum. Akdeniz müziğini Fransa’da sevdiren Enrico Macias da benim idolümdü. Son senelerde yaptığım albümlerde Küba müziği ve Porto Riko salsa esintileri var. Bu müziği yine Avrupa’da sevdiren, herkesin gönlünde yeri ve sevgisi olan Türk Şarkıcı Dario Moreno’dur. Ben konserlerim de klasik şarkılara yer verdiğim zaman Mutlaka Dario Moreno şarkısı okuyorum.

Hayranlarınıza Haziran ayında Türkiye’de vereceğiniz konserle ilgili birkaç ipucu verecek olsanız neler söylerdiniz?

 Haziran ayında açık havada vereceğim konserde, hem sevdiğiniz güzel şarkılarıma, hem de yeni albümümden şarkılara yer vereceğim. Bu kez programda, muhteşem orkestramın yanında dans yarışmalarında büyük ödüller kazanmış çok ünlü dansçıların da yer alacağını ve zengin görüntülerin sahneleneceğini söyleyebilirim. Sizler için çok emek verdiğim bir gösteri sunacağım. Beni sevenleri bekliyorum.

January 30, 2012
İstanbul’dan New York’a Bir Hikaye

Ünlü bir yönetmen olma yolunda ilerleyen, pembe gözlüklü, sıra dışı Nehir Tuna’nın; oyuncu olmak için tüm zorluklara katlanmış, kıpkırmızı ruj süren, sevimli, minyon ama olgun bir kızla yollarının nasıl kesiştiğini anlatan bir hikayeden bahsetmek istiyorum. Hikayede; Nehir, bir gencin, kendi yolunda ilerleme uğruna nerelerden geçtiğini anlatan kısa bir film çekiyor. Adı ise ‘Dedeler En İyisini Bilir.’  oluyor. Didem Ellialtı filmde rol alıyor. Birbirlerini ruhen yukarı çıkaran bu marjinal çifti bence çok yakında hepimiz tanıyor olacağız.. Hikayeyi bir de onlardan dinlemek ister misiniz?

www.didemellialti.com

www.nehirtuna.com

www.dedelereniyisinibilir.com


Nehir Tuna, ‘Dedeler En İyisini Bilir’ adlı kısa film projesini geçtiğimiz Eylül ayında İstanbul’da çekmiş. Aileni ve kendini aynı anda mutlu edebilir misin sorusuna cevap arayan ‘Dedeler En İyisini Bilir’ de, usta oyuncu Köksal Engür başta olmak üzere, Fatih Akın’ın ‘Yaşamın Kıyısında’ filminden ödüllü oyuncu Nuser Köse, ‘Öyle Bir Geçer Zamanki’den’ Necati Sercan Badur, ünlü tiyatro oyuncusu ve hocası Murat Karasu ve hikayesi, röportajımızın konusu olan Didem Ellialtı rol alıyor.

Meslekleriniz için ilk heyecan duyduğunuz an deyince aklınızdan neler geçiyor?

Nehir- Uzun bir süre önce oyuncu olmayı hayal ediyordum. Sürekli fotoğraf çektirir, kendi kendime prodüksiyon yapar, yanıma materyaller alıp herhangi fotoğrafçıya fotoğraflar çektirirdim. Fakat nerede eğitim alacağımı, nasıl ilerleyeceğimi bilemiyordum. DVD’ler, sinema dergileri, filmler hep ilgi alanıma giriyordu. Sonrasında, bunların dışına çıkmak istediğimi, bir şeyler yapmak istediğimi fark ettim. Film adına bir şeyler yazmaya başladım. Bu da lisenin son yıllarına denk gelen bir heyecanın ortaya çıkışıydı.

Didem- On bir yaşındayken, Sonia Glogowski adında bir skills hocamız vardı. Tess isimli bir oyun oynuyorduk. Baş roldeydim. Hoca, konsantrasyon bozukluğum olduğu ve tembel olduğum için beni pek sevmezdi. Oyun performansımı seyrettikten sonra ders notlarımı yukarı fırlatıp babamı okula çağırmıştı. Hoca, okulu bırakıp konservatuara gitmemi söylemişti. Babamsa izin vermedi. O günden sonra içimde bu istek yanıp tutuşurken hayatıma devam etmeye çalıştım. Film seyrederken empati kurardım. O karakterle ilgili hissettiklerimi günlüğüme yazardım. Karakterler yazarak da vardır sonuçta. En sonunda başkalarını seslendirmek değil, kendi sesimle yaşamak istediğime karar verip konservatuar okumak üzere New York’ta secmelere girdim.

İstanbul ve New York’un bir sanatçıya ilham kaynağı olma konusundaki farklılıkları ve benzerlikleri sizce neler?

Nehir- Tekirdağ’da büyüdüğüm için çocukluğuma ait İstanbul anılarım fazla değil. New York’ta ise uzun zaman yaşadım. Şu an için konuşacak olursam; İstanbul’un potansiyeli New York’tan daha yüksek, daha trend bir şehir, fırsatların daha çok olduğu bir yer. New York’ta aynı işi yapan çok sayıda insan var. Burada ise tam tersi onun azlığı var ve bu durum, fırsatları arttırıyor. Onun dışında tabii ki New York insanı çok besleyen bir şehir. Sokakta gördüğünüz karakterlerden, hatta dilenen kadının yazdığı yazıdan bile beslenebiliyorsunuz. New York’ta yürümek çok güzel bir şey. İstanbul’da o eksik. Orada yürürken insanları görünce aklına gelen fikirler, sonra onun üzerine düşünmek… Burada trafikte sinirlenerek geçen zaman orada sokaklarda yürüyerek, düşünerek geçiyor. Düşünmek adına büyük bir zamanı olabiliyor insanın.

Didem- New York’ta en çok yabancı olmayı ve herkesin yabancı olmasını sevdim. Herkes yabancı olunca kendini ait hissetmemen mümkün değil zaten. Hiç bir dışlanmışlık yok, çok farklı kültürler, insanlar var. Onlardan çok beslendim. Kimse benden bir şey götürmedi. Onun dışında Nehir’e kesinlikle katılıyorum. New York’ta yürümek inanılmaz bir his. Orada kendimi dinleme fırsatı buldum. Tekil yaşamayı öğrendim. Ama, hiç bir zaman tamamıyla orada yaşamayı düşünmedim çünkü İstanbul’da; İstanbulluyum zaten, her şeyin çok daha kolay olduğunu ve mutlu bir insan olarak kabul gördüğümü biliyorum.

Tekirdağ’da büyürken kısa hikayeler yazdığını okudum. Bu hikayelere kendini hala yakın hissediyor musun, yoksa seni şaşırtan yanları oluyor mu?

Nehir- Onlar benim yazdığım şeyler. Hiç bir zaman onları kendimden farklı görmüyorum. Sadece yazış tarzı değişiyor. Sonuçta içimde var olan, çocukluğumdan gelen bir şeyler var. O şey, adı her ne ise peşini bırakmıyor insanın; şekil değiştiriyor, profesyonelleşiyor ama tematik olarak aynı kalıyor.

Bir hikaye yazarken nasıl bir ortama ihtiyaç duyarsın, yazdığın hikayeyi filme çevirmek için ne tür hayaller kurarsın?

Nehir- Hiç bir zaman hikaye yazacağım diye masaya oturduğum olmuyor. Genellikle kafamı yastığa koyduğumda, uyuyamıyorsam aklıma bir şeyler geliyor. Hemen kalkıp aklımdakileri yazıyorum. Kağıt üzerinde olması çok önemli yoksa düşünceler uçup gidiyor. O ilk alınan notlar en ilginci oluyor. Bu notları genelde öfkeli olduğum anlarda yazıyorum. Drama hayatın içinden gelen bir şey. Öfke beni besliyor diyebilirim. Sakin ve huzurlu ortamlarda yazamıyorum. Tersi anları yaşıyor olmak daha iyi yazmamı sağlıyor.

Dedeler En İyisini Bilir’e gelecek olursak biraz klişe olacak ama sence gerçekten dedeler en iyisini bilir mi?

Nursel Köse

Sercan Badur

Köksal Engür

Nehir- Dedeler en iyisini bilirler. Ben tecrübeye ve yaşanmışlığa çok önem veririm. İki dedemi de kaybettim. İkisinin cenazesine de yetişemedim. Bu beni çok üzdü. Onlarla yaşadığım tecrübelerden yola çıkarak, diyebilirim ki evet, onlar doğruyu biliyor. Eğitimle alakalı bir şey değil bu, tamamen içgüdüsel. Filmde de ana karakterin dedesi, ona önce hayatı tecrübe etmesini öğütleyen bir insan. Aksine, karakterin annesi ve babası hayata daha kısıtlı pencerelerden bakan, dindar insanlar. Aradaki farkı filmde verdiğime inanıyorum.

Bir gencin olgunlaşma çağında, kendi karakterini ortaya koyabilmesi ve izlediği yolu savunabilmesi için en doğru yöntemin ne olduğunu düşünüyorsun?

Nehir- Ekstrem olmaktan geçmediğine, iki tarafı da idare edebilmekten geçtiğine inanıyorum. Dürüstçe konuşursam; aileni karşına alıp onu hayatından silmek demek finansal olarak çöküş demek.  Doğrusu onların onayını bir şekilde alıp, istediğin yolda ilerlemek. Yapıyor gibi görünüp ya da gerçekten yapıp bildiğin yolda ilerlemeye devam etmek.

Didem’le nasıl tanıştınız?

Nehir- Bir arkadaşımın zoruyla katıldığım bir senaryo kursunda tanıştık. Didem’in kırmızı rujuna takılmıştım. Sonra grup olarak görüşmeye başladık bir şekilde. Bir ara diğer kişiler elendi, ikimiz vakit geçirmeye başladık. Bir seferinde, bana eski bir arkadaşından bahsederken özelliklerin de uyuşmasıyla onun üzerinden beni anlattığını düşündüm. Başkası olduğunu anlayınca hayal kırıklığı oldu tabi.. Sonradan söylediğine göre ikimizi de anlatıyormuş. J

Nehir’le nasıl tanıştınız?

Didem- Nehir’in bahsettiği senaryo kursu için bu kursu neden istediğimize dair bir kompozisyon yazılıyordu. Ben sanki ilerisini biliyormuşçasına şöyle yazmıştım. ‘Hayatta şuanda bundan başka istediğim bir şey yok.’ Workshop başlarda yetersizdi, sıkıcıydı. Üç hafta sonra ise Nehir geldi. Nehir’i pembe gözlükleri ile hatırlıyorum. Panik bir halde çektiği filmin görüntülerini kaybeden görüntü yönetmeninden bahsediyordu. Çok sevimli ve doğal bulmuştum o anda onu. Sonra görüşmeye başladık..

Dedeler En İyisini Bilir’deki rolünden biraz bahseder misin?

Didem- Ben filmde bütün olayları değiştiren kız olarak varım. Baş rol Ali karakteri, ben Ali’nin hayatına giriyorum ve gördüğü her şeyi değiştirmesi için ona güç veriyorum. Ali daha önceden duygusal bir ilişki yaşamamış, hayata uzaktan bakmış hatta bakmamış bile. Ben ise onun ‘acaba’ demesine yol açıyorum.

Bu rolün Nehir’in hayatında oynadığın rolle bir bağlantısı var mı?

Didem- Nehir’in ailesi beni tanımadan, Nehir New York’tan onlara telefon açıp evleneceğimizi söyledi. Onlar da onay verdiler.  Nehir, Ali değil kesinlikle ama bazı yönlerden benziyor tabii. Nehir’in ailesi de mutasıp bir aile. Kendi içinde değerleri, kuralları olan insanlar. Nehir’in bir alt metni var orada. Geri kalanı ise tamamen kurgu.

Türk ve yabancı beğendiğiniz yönetmen ve oyuncular?

Nehir: BILLY ELLIOT favori filmim. Bu filmde kendimi buluyorum. Film dansçı bir çocuğu anlatıyor. Dansa karşı bir ilgim olmamasına rağmen o çocukla aramda inanılmaz benzerlikler kuruyorum. Hatta karakteri oynayan kişiyi görmek için yaşadığı yere, Durham’a gittim, evini buldum ve kapısını çaldım. Annesiyle tanıştım, kendisi yoktu. Billy Elliot’ın yönetmeni Stephen Daldry’i de çok severim. Şu ana kadar sadece üç film çevirdi ve bu üç filmle kendine bir krallık yarattı. Her filmiyle Oscar’a aday oldu. Tercihlerinden dolayı çok beğeniyorum. Onun dışında, genelde benden daha genç olup güzel işler yapmış yönetmenleri kıskançlıkla takip ediyorum. J

Ayrıca, Robert Bella adinda bir yönetmen var, inanılmaz acılar cekerek 96 yılında Colin Fitz Lives isimli bir film çekti. Ben ne kadar zorlukla savaşırsan sonucun o kadar iyi olacağına inanıyorum. Film Sundance’te hit oldu. Ancak girdigi borç batağı yüzünden filmine el kondu ve film gösterime giremedi.  İkinci bir film yapma imkanı olsa eminim bu bir baş yapıt olurdu. Tabi, herkesin sevdiği yönetmenleri ben de seviyorum. Onları saymaya gerek yok herhalde. Ama Woody Allen’ı eklemeden geçemeyeceğim.

Oyuncu olarak River Phoenix ‘i çok beğeniyorum. Stand By Me’de harikaydı.  O bir zamanlarin cool film yıldızı ve müzik adamıydı.  Şimdi ise bir efsane. 1993 yılında öldüğünü yıllar sonra öğrendiğimde çok etkilenmiştim. Belki ölmemiş olsaydı bu kadar ilgimi çekmezdi, bilemiyorum..

Köksal Engür’ün oyunculuğu çok beğeniyorum. Dedeler En İyisini Bilir’de dedeyi oynuyor. Çok etkileyici bir ses tonu var. Aslında televizyondan, radyodan aşina olduğumuz bir ses. Benim projemde yer alması beni çok mutlu etti.

Didem-Küçük yaşta oyunculuğa merak saldığım için, gençliklerinden beri oyunculuk yapan isimler ilgimi çekiyor. Nathalie Portman, Michelle Williams, Kate Winslet, Philip Seymour Hoffman, Christian Bale, Julianne Moore,

Cate Blanchett. Her röle bürünebilirler, bir hayvanı, bir mobilyayı bile oynayabilirler. Julianne Moore’u bir keresinde Chelsea’de oturdugum apartmanın içinde görmüştüm. Şok geçirdiğimi söyleyebilirim. Zaten bir çoğu da benim okuduğum okul olan Ny Actor Studio Lee Strasberg Theatre Film Institute’tan mezun.

Fransız filmlerini çok seviyorum. Beğendiğim yönetmenler olarak Jean Luc Godard, Lars Von Trier, Roman Polanski, Wes Anderson, Woody Allen, Pedro Almodavar diyebilirim. Godard’in filmlerindeki Anna Karina’yi cok beğeniyorum. O olmak, o dönemlere gidebilmek istiyorum. Olamayacağım için de çok üzülüyorum. 1960 yapımlı Breathless’taki rolüyle Patricia Franchini de olabilirim mesela.

Ruhsal olarak kendinizi nasıl geliştiriyorsunuz?

Nehir- Ruhuma gelen en iyi şey film seyretmek.. Yeri geldiğinde temiz havayı içime çekmek de benim için meditasyon olabiliyor ya da yemek programlarını seyretmek beni rahatlatabiliyor. Sebzelerin bir araya gelmesi hoşuma gidiyor..

Ayrıca milyon dolarlık evlerin satıldığı Selling New York da tam bana göre, insanı motive ediyor.

Didem- Düzenli olarak pilates, yoga ve yürüyüş yapıyorum. Yürümek benim için terapi gibi.  Plastik sanatlarla da çok ilgiliyim. Objeler, fotoğraflar başka insanların hayatlarını hatırlattıkları ve beni egomdan uzak tutukları için sakinleşmeme yardımcı oluyor..

Teşekkür ederim..

January 30, 2012
Renklerle Gelen İçtenlik

Elif Şengül’ün sergisine adım attığımda etraftaki pozitif enerjiyi hemen hissettim. Renklerle tanışmanın hissettirdiği mucizevi duygularla bana sımsıkı sarıldı, ilk tanıştığımızda. Bazen benim de içimden gelir, yapamam. Yapabilmek lazım. Belli ki yaptığı resimlerle beraber gelmiş bu içten hisler. İçtenliği, ona sorduğum soruların cevaplarına da yansımış bence..

www.elifsengul.com 


Renklerle ilk tanıştığınız an hissettikleriniz ne oldu?

Çocukluğumdan beri renklere ve boyaya dokunmak beni çok heyecanlandırmıştır. Renklerle kendi hayatımı ve yaşanmışlıkları yansıtmak üzere tanıştığımda gerçek bir meditasyon etkisi hissettiğimi söyleyebilirim. Renkler beraberinde müziği, keyfi, özgürlüğü ve dengeyi getirdi daima hayatıma. Sözle dile gelemeyenin yansıtıldığı, kuralsız, özgür, kişisel bir iletişim kaynağı oldu benim için.

 

Bir tabloyu resmetmeye başladığınızda, onun neyin resmi olacağına hangi aşamada karar veriyorsunuz?

Bir tabloyu resmetmeye başlamadan bir fikir geliyor öncelikle aklıma, bu bir cümle veya bir kavram olabilir, daha sonra bu kavramın bendeki çağrışımlarını araştırıyorum, simgesel olarak bende uyandırdığı hisleri irdeliyorum. Fikren bir resim oluştuktan sonra aklımda, tuvalin başına geçiyorum ve kendimi tuvalin akışına bırakıyorum. Resmin ana fikri hayatımda gözlemlediğim veya hissettiğim duygu veya düşüncelerin bir yansıması oluyor, bu fikir oluştuktan sonra tuvalin başına geçerek bu hisleri renklerle ifade etmeye başlıyorum.

 

Bu resmi bitirdim diyebilmeniz için kafanızda belli unsurlar var mı?

Aslında hiçbir zaman bir resim bitmiyor, ama doğru anda terk etmeyi öğreniyorsunuz, ya da bu benim yaklaşımım diyebilirim. Kafamdaki bitiş baremi renklerin içime sinip sinmemesi ile doğru orantılı. Kimi zaman başladığım gibi bitebiliyor bir resim, son dokunuştan sonra daima bir iki gün boyunca resme uzaktan bakıyorum. Bu izleme süreci bazen bir ay sürebiliyor ve hiçbir fırça darbesi almadan bittiğine kanaat edebiliyorum. Benim için bir resmi bitirdiğimi düşündüğüm an onun aklımdaki fikri yansıttığına inandığım, içime sindiğini düşündüğüm andır.

 

Ruhen kendinizi en yakın hissettiğiniz sanatçı kim ve neden?

Frida Kahlo kendimi ruhen yakın hissettiğim bir sanatçı.  Hayatının renkleri, uçlardaki hisleri, hayatla mücadelesi ve her ne olursa olsun kendi kuralları çerçevesinde hayatın ona sunduğu imkanları sonuna kadar değerlendirdiği yapısı bana daima ilham verici gelir. Çizgilerini beğendiğim, tarzını çok daha fazla kendime yakın hissettiğim sanatçılar mevcut elbette ancak kendime ruhen yakınlık özelinde değerlendirdiğimde bu isim Frida Kahlo.  Kendi gerçeğinin resmini yapan dürüst ve şeffaf bir ruh. Ben de yaptığım resimlerde kendi gerçeğimi ve hislerimi yansıttığımı düşünüyorum.

 

Ruhunuzu beslemek için resim dışında neler yapıyorsunuz?

Gezmek ruhumu ve bedenimi canlandıran ve beni daima besleyen bir unsur olmuştur, farklı kültürleri ve insanları tanımak, onlarla iletişime girmek beni daima heyecanlandırır ve ruhumu tazeler. Ruhumu besleyen bir diğer unsur ise duyguların değişkenliği: uçlardaki hisler, acı, korku, hüzün, mutluluk, aşk, vb. Bu hisleri dinlemek, okumak, izlemek, gözlemlemek veya yaşamak. Bu hisleri hissetmek benim için çok değerli. Ruhumu dinlendirmek ve kendimle yalnız kalmak istediğimde ise kimi zaman yoga, kimi zaman yürüyüş, kimi zaman yüzme kendimi dinlediğim ve bu hisleri ve gözlemleri kendi süzgecimden geçirdiğim anlarım oluyor.

Bir gün mutlaka: Güney Amerika’ya gitmek istiyorum.

Hayatımda hiçbir zaman: Pişman olduğum bir an yaşamadım.

Belki bir gün: Sevdiğim adam ve çocuğumla dünyayı gezme fırsatım olur.

Teşekkür ederim.

 

January 30, 2012
2012’de Sevgiyle Dolmak İçin İlk Fırsat

‘Sabah uyandığımda sıradan bir gündü. Buraya geldim enerjiyle doldum. İçinde en ufak bir art niyet barındırmayan sohbetler ettim, sevgiyle dolu yemekler yedim. Çok mutluyum.’

Bu satırları down sendromluların çalışırken bambaşka bir hava yaydığı kafenin hatıra defterine yazdım. Down Cafeden içeri girdiğimde, bir kaç gün öncesinde Şalomun yılbaşı partisinde gördüğüm Reyzi koşarak yanıma yaklaştı. ‘Ben seni hatırladım.’ dedi. Şaşırdım. Ben de onu hatırlamıştım tabi. Hediyesini almak için sahneye çıkarken, her Çarşamba gazetelerimizi Reyzi’nin paketlediği anons edilmişti. Güler yüzle sahneye gelmiş, gözümün umutla yaşlanmasına yol açmış, hediyesini alıp sevgiyle yerine geri gitmişti. Şimdi bir Pazartesi günü bir kafede garsonluk yapıyordu. Sonradan öğrendiğime göre fotografik hafızası çok kuvvetli, haftalık programı da hayli yoğundu. Reyzi’yle beraber Hale, Nil, Rubi, Sezil ve Gökhan’la da tanışma fırsatım oldu. Hepsi cafede bir işle meşguldü. Kimi fırından ekmekleri almaya gidiyor, kimi temizlik, kimi salata, kimi ise müşterilere servis yapıyordu. Bir işle uğraşmaktan ne kadar memnun oldukları, sorduğum sorulara verdikleri cevaplara yansıyordu. Sarıyer’deki okulları İZEV’de (İstanbul Zihinsel Engelliler için Eğitim ve Dayanışma Vakfı) aldıkları eğitimden tutun da, sonrasında turizm ve otelcilik üzerine edindikleri sertifikaya, sevgililerine, nasıl rejim yaptıklarına kadar her şeyi heyecanla anlattılar.


Onları dinlemek, onlarla beraber vakit geçiriyor olmak o kadar huzur doluydu ki leziz yemekleri anlatmayı neredeyse unutuyordum. Nil ve Reyzi’nin beraber servis ettiği tavuk, pilav ve kroketleri afiyetle yedik. Sonrasında bize gato salam ve çay, kahve ikram ettiler. Bu sevgiyle pişen yemekleri kimler yemeye geliyor diye sorunca anladım ki, artık sabit müşterileri oluşmuş ama daha fazlasına ihtiyaçları var. Mustafa Sarıgül’ün bağışladığı, devlete ait mekana, kira ve aylık gider faturaları ödemiyorlar. Fakat, henüz yemek masraflarını karşılayabilecek kadar çok müşterileri yok. Hepimiz ayda bir kere uğrasak, sevgiyle dolsak; hem onlar, hem de bizler için çok güzel bir ilerleme olur.

Sevgi dolu gençler için bir kaç proje daha var.. Down Cafeyi daha uğrak bir yere dönüştürmek amacıyla bir galeriye çevirmeyi planlıyorlar. Tüm duvarları baştan aşağıya resimlerle donatacaklar. Eserlerini sergilemek ve satışa sunmak isteyen sanatçıları dört gözle bekliyorlar.

Yine, sevgili cafelerine hareket getirmek amacıyla hafta içleri 9.00-16.00 arası açık olan Down Cafe, özel okazyonlarınız için ne zaman isterseniz açılmak üzere sizleri bekliyor. Mesela Nil’in annesi Burgaz Reunion Parti’yi Down Cafede gerçekleştiriyor.

Son olarak da Mustafa Sarıgül’den aldıkları bir söz var. Nişantaşı civarında; daha merkezi bir yerde, down sendromlular için büyük bir kompleks. Onlar için çalışma ve yaşam alanı olacak. Ben de bu söz gerçekleştiği gün orada, onlarla olacağıma söz veriyorum.

2012’den beklentiler okuduğum kadarıyla hep pozitif. Serdar Turgut, 2012’nin mutluluk ve uzlaşma yılı olacağından, Türkiye’nin lider ülkeler arasına girebileceğinden bahsediyor, Elif Şafak 2012’den barış bekliyor, Ivo Molinas ise ‘Başkaları için de nefes almaya başladığımız gün yalnızlaşmanın sonu gelecektir, bir daha var olmayacakmışçasına.’ diyerek; 2012’den, insanların sadece bencil arzuları için hareket ettiği bir dünyadan çıkabilmelerini diliyor sanki.

Kendi çıkarlarımızı düşünmeden, sadece başkaları için attığımız her adım, dünyanın güzelleşmesinde rol oynayacaktır. 2012’de bu amacı gerçekleştirmeye Down Cafeyi ziyaret ederek başlayalım, bir nefes de onlar için alalım. Hemen o gün, kendi barışınıza, zira dünya barışına bir adım yaklaştığınızı hissedeceksiniz..

 

Down Cafe

Tel: 0212 216 66 64

Adres: Gülbağ Mahallesi, Celalsururi Sk. No 1, Mecidiyeköy

January 3, 2012
2012’yi Karşılarken 2011’den Seçmeler

2012’yi Karşılarken 2011’den Seçmeler

December 19, 2011

The Great Gatsby - Muhteşem Gatsby

Muhteşem Gatsby; Amerikan yazar F. Scott Fitzgerald’ın, 1925 yılında yayınlanmış olan kült romanı. Roman 1922’de, 1. Dünya Savaşı sonrası, New York’ta geçiyor. Ekonominin gelişmesiyle zenginlik içinde yaşamaya başlayan Amerikalı sosyetiklerin yaşadığı psikolojik problemleri gözler önüne seren Muhteşem Gatsby bir Amerikan klasiği olarak tanımlanıyor. Amerikan rüyasını (nam-ı değer American Dream) semböllerle hafif ve edebi bir şekilde anlatan roman olaylarıyla bir Türk filmini de andırıyor. 

Romanın konusu kadar karakterleri de klasikleşmiş. Daisy; zengin bir aileden gelen, kocasının metresine çok umursamadan göz yuman, derinlerde bir yerde aşka, sevgiye susamış, şımarık bir bayan. 1974 yılında filmleştirilen hikayede, giydiği kıyafetlerle de bir moda ikonu halini almış.

Gatsby ise bir aşk adamı. Savaştan önce, parası yokken Daisy ile yaşadığı aşkın etkisinden çıkamamış ve hayatını Daisy ile tekrar bir araya gelebilmek için şekillendirmiş. Dönemin boşluklarından yararlanarak çok zengin olmuş ve Daisy’nın evinin tam karşı kıyısında kendine bir malikane satın almış. Partilerle dolup taşan beyaz malikanenin içi aslında bomboş… 

Okurken elinizden bırakamayacağınız bu romanın filme derlenmesinin en başarılı versiyonu 1974 yılında Jack Clayton tarafından yönetilmiş. Gatsby’yi Robert Redford, Daisy’yi ise Mia Farrow oynuyor.

Merakla beklediğim Muhteşem Gatsby’nin  filme uyarlanmış son versiyonu ise 25 Aralık 2012’de sinemalarda olacak. Şu anda Avustralya’da filmin çekimi yapılıyor. Gatsby Leonardo Di Caprio, Daisy ise Carey Mulligan tarafından ekranlara taşınacak. 

Bir sene içinde, okumadıysanız The Great Gatsby’yi okumanızı, seyretmediyseniz de 1974 yapımlı filmini seyretmenizi öneririm.. 

Romandan alıntılar:

Kız olduğuna sevindim, inşallah aptal olur, şu dünyada bir kızın olabileceği en iyi şey aptal ve güzel olmak. 

Amerikan rahatlığının, çocukken fazla yük taşımamamızdan ve onun da ötesinde oynadığımız düzensiz ve kuralsız oyunlardan kaynaklandığına inanıyorum.

O pembe bulutlardan birini yakalayıp içine seni koymak ve oraya buraya itip gezdirmek isterdim. (I’d like to just  get one of those pink clouds and put you in it and push you around.)

December 15, 2011

Shame

Direktör, Steve Mc Queen

Oyuncular,  Michael Fassbender & Carey Mulligan

Seks hayatını ve seksüel arzularını kontrol etmekte zorluk çeken bir New Yorker’ın hikayesi.

Fragmanda, Frank Sinatra’nın ‘New York New York’unu Carey Mulligan seslendiriyor. Dinlediğim her sefer tüylerim diken diken oluyor. 

Fragman sadece kulağa değil, göze de hitap ediyor. Metrodaki bakışma sahnesi ve son sahne, fragmanı tekrar tekrar seyretmeme sebep oluyor. 

Shame’i heyecanla bekliyorum şimdi..

December 15, 2011

                          Bir İstanbul Beyefendisi Abdülcanbaz

Yakışıklı, dürüst, mücadeleci, iyi yürekli, akıllı ve zeki. Osmanlı tokadıyla ünlü. Çelikten kaslara sahip. İyinin, haklının, ezilmişin yanında olmasıyla bilinen. Tam bir İstanbul Beyefendisi.

Usta kalem Turhan Selçuk’un eseri Abdülcanbaz, merakla, tebessümle ve keyifle okunan, bizi maceradan maceraya sürükleyen dev bir yapıt.

Abdülcanbaz; hem yepyeni tasarımıyla hem de tarihten gelen içeriğiyle kütüphanenizin baş köşesini hak ediyor. 

http://abdulcanbaz.biz/


December 15, 2011
İlham Veren Spor Yoga

‘İstanbul’da yaşayan bir yabancının sık sık karşılaştığı bir sorudur; Sizi İstanbul’a ne getirdi? sorusu’ diyor State of Yoga’nın kurucularından Alexis Kirespi. Ya aşk getirir, ya da iş. Önce aşkı için gelmiş İstanbul’a, sonra da şehre aşık olmuş. Yoganın İstanbul’da popüler olmaya başladığı dönemlerde, yaygınlaşmasında rol oynadığı için de kendini bu şehre ait hissetmiş.  Sandrine Kamhi ise Alexis’in ortağı. Yoga ile ilgili yaptığım röportajda yoga ikilisinden aldığım zihin açıcı cevaplar beni çok heyecanlandırdı.  Alexis’e ve Sandrine’e bana ilham verdikleri için teşekkür ederek ve sizlere de ilham vermelerini umarak sorularıma başlamak isterim…

www.stateofyoga.com


Yogayı, herkese; yogadan bugüne kadar hiç haberdar olmamış kişiler de dahil olmak üzere, tarif edecek olsaydınız hangi kelimeleri seçerdiniz?

 Alexis: Yoga, dünya çapında o kadar popüler bir hal aldı ki, son on senede yogadan haberdar olmayan insan sayısı çok azalmış durumda. Fakat, hala yogayı duyup da, yoga hakkında yanlış bilgilere sahip olan kişi sayısı fazla. Bir sürü insan, sahilde gözlerini kapatmış oturan bir insan resmi görüp, yogayı sadece bundan ibaret zannediyor. Tabi ki, yoga bundan çok daha fazlası. Aslında yoga İngilizcedeki ‘to yoke’ fiilinden geliyor ve bunun sözlük anlamı bağlanmaktır. Yogayı farkında olmak, vücudumuza bağlanmak  ve şimdiki zamana bağlı kalabilmek amacıyla hayatımızda bize yardımcı olan duygusal ve ruhsal gelişimlerin bilincini arttırmak için kullanırız.  Yoganın bir çok çeşidi vardır ama bir öğrenci hangi stili seçerse seçsin, asıl amaç;  yoga yapılırken kendi haklarında keşfettiklerini, daha farkında, sadece kendisiyle değil etrafındakilerle de daha bağlantılı olmak için kullanmak böylece ilişkilerini kuvvetlendirmektir. Yoga; bir bütün olmaktır, dünyayı birbirimizle paylaştığımızı idrak etmektir ve kendimize, etrafımızda olan herkes ve her şeye saygımızın artmasıdır.

 Yogayı diğer sporlardan nasıl ayırıyorsunuz? Yoganın diğer sporlardan farklı, ruhsal bir yanı var, bundan biraz bahsedebilir misiniz?

 Sandrine: Yoga, son yıllarda batı dünyasına çok fazla adapte edildi. Bu  modernleşmenin sonucu da yoganın sunduğu fiziksel gelişimlerin öne çıkması oldu. Yoga sadece zor pozların altından kalkabilmek veya daha fazla esnek olmak değildir. Yoga fiziksel bir disiplinden daha fazlasıdır. Yoga, zihnimizi, vücudumuzu ve ruhumuzu dengeleyen zengin bir felsefedir.

Yoganın rekabetsiz yapısı, bize doğru nefes almak gibi zihnimizi açan, bilinçli seçimler yapmamıza yardımcı olan araçlar sunar.  Yoga derin bir içsel dönüşüme yolculuktur.

Daha da derine inecek olursak, başka bir spor yerine yogaya başlama seçimini bilinçsiz bir şekilde yaparken (ya da bilinçli mi acaba?),  bir sporun sadece fiziksel getirilerinden yararlanmaktan çok hayatımızı bütünsel olarak geliştirmeyi seçiyoruz.

 Web sitenizde, yoga dersleri verirken, öğrencilerin mutluluğu bulma yolunda cesaretlenmelerine ve iç güçlerine bağlanmalarına yol gösterdiğiniz yazıyor. Bizim için bunu biraz açabilir misiniz, enteresan ve çok çekici bir konsept bence.

 Alexis: İçinde yaşadığımız toplum, bize sürekli ne almamız, ne yememiz, zamanımızı nerede geçirmemiz gerektiğini, neyin doğru veya yanlış oluğunu söylüyor; kısacası bizi doğamızı hiçe sayıp belli kalıplarda hareket etmemiz için yönlendiriyor. Yapmamız gerektiğini düşündüğümüz veya başkalarının bizden öyle beklediği için yaptığımız her eylemin sonunda kendi, öz kabiliyetlerimizden oluyoruz. Ruhumuzun, doğru ve gerçek olduğunu bildiği yoldan sapıyor, başkalarının bizim üzerimize koyduğu rolleri kabulleniyoruz. Yoga derslerinde, içinizde var olan gücü size hatırlatmaya çalışıyoruz. İçimizde bizi tatmin edecek güç var fakat bu gerçeği unutuyoruz. Yoga öğretmenleri olarak, öğrencilere gerçekten ihtiyacı olan şeylerin peşinden gitmeleri için cesaret veriyor, iç seslerini dinlemelerini sağlıyoruz. Hepimizde, herhangi bir anda mutlu ve güçlü olma kabiliyeti var ama bazen cesaretimizi kaybediyoruz. Bir yoga dersi sırasında, öğrenciler dışarıdan kabul görmeye ihtiyaç duymayan, kendi kendiyle ilişkilerini güçlendirmeye yoğunlaşan, güçlü ve güzel insanlar olarak tekrar programlanıyorlar. Bir kere içimizdeki ışığa bağlanmayı öğrenirsek, bunu herkesle paylaşabilir ve onların iç güçlerini ortaya çıkarmalarına yardımcı olabiliriz.  

 Nefes alma teknikleri yogada ve günlük hayatta çok önemli. Doğru veya yanlış nefes almak bizi nasıl etkiliyor? Nefes alma konusunda bize neler önerebilirsiniz?

 Sandrine: İnsanlar genelde otomatik olarak nefes alırlar ve ciğerlerinin kapasitesinin yalnızca % 30’unu kullanırlar. Yoga nefes alma üzerine bilinçli bir seçime odaklanır.

Bir çok kültür tarafından nefes almanın var olmanın özü olduğu öğretilir. Vücut ve zihin arasındaki, iç ve dış dünya arasındaki, bilinç ve bilinç dışı zihin arasındaki bağdır.

Doğru nefes almak pozitif değişim için müthiş bir araçtır. Mesela, büyük bir heyecan içerisindeyiz, kontrolsüz nefesler heyecanımızı arttırır fakat bir kaç tane derin bilinçli nefes bizi sakinleştirebilir. Nefesimizi, tansiyonumuzu, kalp atışlarımızı, sindirim sistemimizi dengelemek için kullanabiliriz. Solunum sistemimizi kontrol ettiğimiz zaman, varlığımızın bir çok yanını da kontrol edebiliriz. Doğru nefes almak, duygusal sağlık için çok önemlidir. Duygusal durumumuzun kontrol edilmesi zordur ama kolaylıkla nefesimizi kontrol edebilir ve kalbimizin daha sakin çarpmasını  ve düzenli bir şekilde artarak zihnimize huzur gelmesini sağlayabiliriz.

 Önereceğim nefes alma tekniği karından alınan nefes tekniğidir. Her gün, günde bir kez olacak şekilde yapılmalıdır. Bir elinizi göğüs kafesinize, diğer elinizi karnınıza yerleştirin. Derin bir nefes aldığınızda, karnınızın üzerindeki el göğsünüzdekinden daha fazla yükselmelidir. Nefesi burnunuzdan verdikten sonra, odanın içindeki tüm havayı içinize çektiğinizi hayal ederek derin ve yavaş bir nefes alın. Bu nefesi beş saniye ya da en fazla ne kadar tutabilirseniz tutun. Tuttuğunuz tüm hava yavaş yavaş dışarı verilirken, karın kaslarınızı hafifçe kasın ve ciğerlerinizdeki tüm havayı dışarı vermiş olun. Bu derin nefes alma ritüelini 5-10 kere tekrarlayın. Bu durumda, kalp atışlarımızın değişkenliği artar ve bunun kalp sağlığına pozitif bir etkisi vardır.


 Sağlıklı ve sportif biri olarak yemek yeme alışkanlıkları konusunda bize ne önerebilirsiniz?

 Sandrine: Yoganın bakış açısıyla, az miktarda yüksek ve kaliteli  besin değeri olan yemekleri yemeyi tavsiye ederim. Yüksek kaliteli yemekler toksin üretmeden hayat gücünü arttıran yemeklerdir. Tavsiye edilenler organik, mevsimsel taze yemeklerdir. Meyveler, sebzeler, tam tahıllı besinler ve kuru yemiş bunların arasındadır.

Yavaş, dikkatli ve oturarak yemek yemeyi de kesinlikle öneririm.

 Türkiye’nin sağlıklı yaşam konusundaki pozisyonu ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Amerika ile Türkiye arasında büyük bir bilinç farkı var mı sizce?

 Alexis: Türkiye’de yaşadığım süre boyunca tanık olduğum değişim inanılmaz. İstanbul’da sadece bir ya da iki yoga stüdyosu ve hatta sayılı spor salonu var iken, şimdi neredeyse her köşe başında bir spor salonu var. İnsanlar diyet ve spor yaparak vücutlarına bakmaları gerektiğini daha çok farkındalar. Bence özellikle genç jenerasyon, potansiyellerini sonuna kadar kullanabilmek için içeriden dışarıya sağlıklı olma fikrini kucaklamış durumda. Geçtiğimiz sene içerisinde sigara içmenin zararlarını farkında olan ve sigarayı bırakan insanların çoğaldığını eminim hepimiz farkındayız. Marketlerde, organik, hormonsuz ürünler bulma potansiyeli de çok arttı. İstanbul’daki restoranların çoğunda vejetaryen yemek seçenekleri bulunuyor. Türkiye’nin sağlıklı yaşam konusunda Amerika’dan en az yirmi sene geride olduğunu düşündüğüm zamanlar olmuştu  ama İstanbul’da son beş senede oluşan gelişme bu fikrimi gerilerde bıraktı. Türkiye’nin Amerika’ya göre avantajlı olduğu bir konu ise, hala yemeğin kaynağından çok fazla uzaklaşmadan yenebilmesi. Yemekler donuk değil, önce bir gemide sonra bir tırda paketler halinde yolculuk etmiyorlar, koruyucu maddelerle evlere bir ay sonra yemek üzere ulaşmıyorlar. Türkiye’de taze yumurtayı yan sokaktaki bakkaldan hemen bulabiliyorsunuz. İnsanlar hala yemek pişiriyorlar ve önceden paketlenmiş yemekleri yemiyorlar. Bence bu çok önemli bir avantaj. Artık insanlar, taze yemek yemenin enerjilerindeki etkisini biliyorlar, bence bu sebeple Türkiye’nin Amerika ile sağlıklı yaşam konusunda eşit seviyeye gelmesine çok da uzun bir süre kalmadı.


 Yoga dersleri konusunda değişik bir sisteminiz var. Herkese her yerde ders veriyorsunuz. Ayrıca şirket çalışanlarına verdiğiniz toplu ders fikrine de bayıldım. Ders verdikten sonra insanlarda ne gibi değişikliklere tanık oluyorsunuz. Bu değişikliği görmek ne kadar vakit alıyor?

 Sandrine: Toplu yoga derslerinin, çalışanların konsantrasyonunu arttırdığı için, toplantıların daha etkili geçmesini, çalışanlar arasındaki ilişkileri kuvvetlendirdiği, düşünce gücüne berraklık kattığını sağladığı kanıtlandı.

Yoga, sağlık avantajları ve ruhsal bilinçlenme konusunda insanlar üzerinde değişiklik yaratıyor. Bunu öğrencilerimizde ilk dersten itibaren görmeye başlıyoruz. Fakat pozitif bir değişim, düzenli katılım ve sabırla sağlanabilir. En fazla avantajı sağlamak için haftada en az 2-3 kere yoga yapmak gerekmektedir.

 Yaklaşan workshoplarınız var mı? Genelde verdiğiniz workshoplarda süreç nasıl oluyor?

 Alexis: Evet, aslında yakında George Hotel Galata’da çok güzel bir workshopumuz olacak. Klasik yoga dersimizin ardından çikolata tadımı yapılacak. Beyaz çikolatadan bitter çikolataya kadar beş ayrı çikolata denemesi yapacağız ve yoga dersinin sonunda  çikolatanın içerisindeki tüm tatları ve dokuları farkında olmamıza yardımcı olan bir çalışma yapacağız. Bu workshopu çok seviyorum çünkü hayatta en sevdiğim iki şeyi bir araya getiriyor; yoga ve çikolata. Daha fazla bilgi için web sitemizi ziyaret edebilirsiniz.

 Ruhsal gelişim ve sağlıklı yaşam bilincini geliştirmek için söyleyeceğiniz son bir kaç kelime duymak istesek sizden?

 Alexis: Hatırlatmak isterim ki, yaşamımızın herhangi bir sürecinde fiziksel ve zihinsel sağlığımızı kontrol altına almaya başlayabiliriz. Hiç bir zaman geç değildir. Öğrencilerime her zaman ‘en son ne zaman yeni bir şey denediniz, yeni bir şey öğrendiniz?’ diye sorarım. Kendimizi geliştirmemiz ve potansiyelimizi sonuna kadar kullanmamız gerekmektedir. Yoga esneklik veya ayak parmaklarımıza yetişebilmek değildir. Yoga iç sesimizi, doğamızı bulup etrafımızdakilerin hayatlarında da bir değişiklik yaratabilmektir. Yoga hayat boyu yapılacak bir egzersizdir. Her günün her saatinde yapılan, yaptıkça orada olmayı, farkında olmayı ve bilinçli olmayı öğrendiğimiz bir egzersizdir. Hayatımız boyunca, ayakta uyuyarak çok zaman kaybediyoruz, uyanmak ve  her anı zevkle yaşamak en güzel tavsiyedir.

Teşekkür ederim…

Liked posts on Tumblr: More liked posts »